Orhan Veli – Gün olur (There are days)

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan. Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!…

Gün olur, başıma kadar mavi; 
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

(Orhan Veli, Istanbul, 13 April 1914 - 14 November 1950)

There are days

There are days when I pack up and leave
In the smell of the nets pulled out of the sea
Drifting from this island to that
In the trail of the shearwaters.

There are worlds here which you can't imagine
Where flowers bloom with a tumult
And smoke bursts with a blast out of the soil.

And the seagulls, those seagulls
Perk up with a fresh urge in each feather.

There are days I'm blue from top to toe,
There are days when the sun is all over me,
There are days just crazy...

(Translated by Talat Sait Halman, Just for the Hell of It - 114 Poems by Orhan Veli)

Nazım Hikmet – Severmişim Meğer (Things I didn’t know I loved)

(scroll down for translation)

Severmişim
Meğer

yıl 62
Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam
oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi
inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun
inişine benzetmeyi sevmedim

toprağı severmişim
meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun
sürmeyen
ben sürmedim
platonik biricik sevdam da
buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle
kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin
eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa
tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim
aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni
ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz
beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine
kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra
da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin
kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü
severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino
savaş alanında Andırey'in sırtüstü seyrettiği gök
kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini
Savaşla Barış'ın
kulağıma sesler geliyor
gök
kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor
yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak
kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino'da kışın
çıkarlar
karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus
sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir'in
kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı
derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz
ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam
dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını
da
Vera direksiyonda Moskova'dan Kırım'a gidiyoruz
Koktebel'e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda
ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
hiç
kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkiyalar
çıktı karşıma Bolu'dan inerken Gerede'ye kırmızı yolda
ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da
yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu
bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata
çıka Karagöz'e gidiyorum Ramazan gecesi
önde
körüklü kaat fener
belki böyle bir şey
olmadı

çiçekler geldi aklıma her
nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
çiçekleri
severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı
bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları
hatırladım
severmişim meğer

gözümün
önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz
kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını
severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu
vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş
İstanbul'da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama
onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi
severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki'nin denizleri bir
yana

kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk
çığlıklarıyla güneş,
gökyüzü mavi
ışıklarıyla
kim derdi ki hikayem böyle biter
yağmurlar
mevsimine girdim kederli şiirler mevsimine
bir şeyler
bekliyorsun benden değil
sözler duruyor aramızda
birbirimize ulaşmadan
çocuk çığlıklarıyla güneş
kırmızı sarı yeşil balonlarda
yorgun ve umutsuz bakıyoruz
sözlerimize

Dünyayı verelim çocuklara
hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir
balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türkü
söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara
verelim
kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç
değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı
çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin
dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak
elimizden
ölümsüz ağaçlar
dikecekler

Yoruldun ağırlığımı
taşımaktan
ellerimden yoruldun
gözlerimden
gölgemden
sözlerim yangınlardı
kuyulardı
sözlerim
bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
ayak
izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde
uzaklaşan
ayak izlerimin
ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak

(Nazım
Hikmet, Thessaloniki, 20 November 2001 – 3 June 1963)

Things I
didn't know I loved

it's
1962 March 28th
I'm sitting by the window on the Prague-Berlin
train
night is falling
I never knew I liked
night
descending like a tired bird on a smoky wet plain
I don't
like
comparing nightfall to a tired bird

I didn't know I
loved the earth
can someone who hasn't worked the earth love it

I've never worked the earth
it must be my only Platonic
love

and here I've loved rivers all this time
whether
motionless like this they curl skirting the hills
European hills
crowned with chateaus
or whether stretched out flat as far as the
eye can see
I know you can't wash in the same river even once
I
know the river will bring new lights you'll never see
I know we
live slightly longer than a horse but not nearly as long as a crow
I
know this has troubled people before
and will trouble those after
me
I know all this has been said a thousand times before
and
will be said after me

I didn't know I loved the sky
cloudy
or clear
the blue vault Andrei studied on his back at Borodino
in
prison I translated both volumes of War and Peace into Turkish
I
hear voices
not from the blue vault but from the yard
the
guards are beating someone again
I didn't know I loved trees
bare
beeches near Moscow in Peredelkino
they come upon me in winter
noble and modest
beeches are Russian the way poplars are Turkish

"the poplars of Izmir
losing their leaves. . .
they
call me The Knife. . .
lover like a young tree. . .
I blow
stately mansions sky-high"
in the Ilgaz woods in 1920 I tied
an embroidered linen handkerchief
to a pine bough for luck

I
never knew I loved roads
even the asphalt kind
Vera's behind
the wheel we're driving from Moscow to the Crimea
Koktebele
formerly
"Goktepé ili" in Turkish
the two of us inside a
closed box
the world flows past on both sides distant and mute
I
was never so close to anyone in my life
bandits stopped me on the
red road between Bolu and Geredé
when I was eighteen
apart
from my life I didn't have anything in the wagon they could take
and
at eighteen our lives are what we value least
I've written this
somewhere before
wading through a dark muddy street I'm going to
the shadow play
Ramazan night
a paper lantern leading the
way
maybe nothing like this ever happened
maybe I read it
somewhere an eight-year-old boy
going to the shadow play
Ramazan
night in Istanbul holding his grandfather's hand
his grandfather
has on a fez and is wearing the fur coat
with a sable collar over
his robe
and there's a lantern in the servant's hand
and I
can't contain myself for joy
flowers come to mind for some reason

poppies cactuses jonquils
in the jonquil garden in Kadikoy
Istanbul I kissed Marika
fresh almonds on her breath
I was
seventeen
my heart on a swing touched the sky
I didn't know I
loved flowers
friends sent me three red carnations in prison

I
just remembered the stars
I love them too
whether I'm floored
watching them from below
or whether I'm flying at their side

I
have some questions for the cosmonauts
were the stars much
bigger
did they look like huge jewels on black velvet
or
apricots on orange
did you feel proud to get closer to the stars
I
saw color photos of the cosmos in Ogonek magazine now don't
be
upset comrades but nonfigurative shall we say or abstract
well
some of them looked just like such paintings which is to
say they
were terribly figurative and concrete
my heart was in my mouth
looking at them
they are our endless desire to grasp
things
seeing them I could even think of death and not feel at all
sad
I never knew I loved the cosmos

snow flashes in front
of my eyes
both heavy wet steady snow and the dry whirling kind
I
didn't know I liked snow

I never knew I loved the sun
even
when setting cherry-red as now
in Istanbul too it sometimes sets
in postcard colors
but you aren't about to paint it that way
I
didn't know I loved the sea
except the Sea of Azov
or how
much

I didn't know I loved clouds
whether I'm under or up
above them
whether they look like giants or shaggy white
beasts

moonlight the falsest the most languid the most
petit-bourgeois
strikes me
I like it

I didn't know I
liked rain
whether it falls like a fine net or splatters against
the glass my
heart leaves me tangled up in a net or trapped
inside a drop
and takes off for uncharted countries I didn't know
I loved
rain but why did I suddenly discover all these passions
sitting
by the window on the Prague-Berlin train
is it because
I lit my sixth cigarette
one alone could kill me
is it because
I'm half dead from thinking about someone back in Moscow
her hair
straw-blond eyelashes blue

the train plunges on through the
pitch-black night
I never knew I liked the night
pitch-black
sparks fly from the engine
I didn't know I loved
sparks
I didn't know I loved so many things and I had to wait
until sixty
to find it out sitting by the window on the
Prague-Berlin train
watching the world disappear as if on a
journey of no return

(Translated
by Randy Blasing and Mutlu Konuk)